Bakışın Sonunda, Olasılıkların Başında

*Mustafa Boğa'nın 16.09–16.10.2026 tarihleri arasında Martch Art Project'te gerçekleşen "Bu Gördüğün Son Şey Olabilir" başlıklı sergisinin katalog metnidir.

Sanatsal üretim süreçleri çoğu zaman yalnızlıkla ve içe dönüşle özdeşleştirilir. Oysa sanat eseriyle karşılaştığımızda çoğunlukla onun nasıl ortaya çıktığını değil, onun “tamamlanmış” hâli üzerine düşünür, süreci ise genellikle sorgulamayız. Karşımızdaki işle anlamaya değil bakmaya yönelik, günümüzün hız ekonomisi eksenli toplumlarından alışık olduğumuz gibi, kısa süreli bir diyalog kurar ve odağımızı hızla bir sonraki şeye yöneltiriz.

Kişisel sergiler ise bu hızın dışına çıkarak bize bir sanatçının pratiğini uzun süre inceleme ve deneyimleme fırsatı sunar. Zaman, sergideki işleri katlanan bir kâğıt gibi açmaya başlarken karmaşık duyguları, başka türlü anlatılamayan hisleri, ideolojik ya da politik söylemleri, kırılganlıkları, direnci ve bunun gibi pek çok soyut kavramı görünür kılar. Böylece az önce tanıdığımızı düşündüğümüz sanatçının gerçekliği, geçmişi, bugünü, ruh hâli, üretim süreci ve gelecekte izleyebileceği olası yollar belirir ve işleri üzerinden onu anlamaya başlarız. Bir kişisel sergi, sanatçının sözünü farklı eserler, bakış açıları ve ruh hâlleri üzerinden bir bütün olarak ele alırken bizi de onun gerçekliği üzerine düşünmeye ve üretimini mümkün kılan soruların izini sürmeye davet eder.

Mustafa Boğa’nın işlerinde de bu durum geçerlidir. Onun çalışmaları izleyiciyi önce kullandığı teknikle kendine çeker. Zaman içinde farklı teknikler kullanmış olsa da bakışının temelinde, kullandığı dikiş makinesinin döngüsel hareketine fiziksel olarak dayanan bir teknik, nakış vardır. Ancak Boğa nakışı, ressamca bir hassasiyetle, zihinsel bir üretim sürecindeki yavaş ve soyut birikimi oluşturacak şekilde kullanır. Bu, sabır isteyen ve rastgele bir üslupla ortaya çıkması mümkün olmayan; yine de tesadüflere, plansızlıklara ve “kazalara” tolerans gösteren bir süreçtir. Üzerine işlendiği kumaşın kendisi gibi esnek ve akışkandır. Fakat bu rengârenk nakışlar yalnızca güzel olmaya çalışan görüntüler, insanlı ve insansı “manzaralar” değildir. Kimi zaman fotogerçekçiliğe yaklaşan bu etkileyici görsel dil, popüler kaygıların ötesine geçerek yaşama dair daha içsel, kişisel ama bir o kadar herkesin aşina olduğu bir sorgulamanın da ipuçlarını taşır. Sanatçının “Bu Baktığın Son Şey Olabilir” başlığını taşıyan yeni sergisi hepimizin yaşamının bir anında üzerine mutlaka düşündüğü “son” kavramını, karanlık ve hüzünlü bir bağlamdan uzaklaştırarak yeni bir başlangıcın ihtimaliyle yan yana getiriyor.

Başlangıçlar bize çoğu zaman heyecan vaat eder. Önümüzdeki iyi olasılıkları, gelecek güzel şeyleri, ardımızda bırakacağımız için mutlu olduğumuz geçmişi ve her şeyin mümkün olabileceği yeni bir adımı müjdeler. En karanlık anlarımızda bizi ayakta tutabilen de çoğunlukla yeni bir başlangıcın umududur. Yeni bir şans ister, bu defa her şeyi daha iyi yapabileceğimizi düşünerek hayaller kurarız. Başlamak, önceki her şeyi bitirebilmek ya da en azından buna doğru bir adım atmak demektir.

Fakat başlangıçlar aynı zamanda tedirginliği de barındırır. O zamana dek uzaktan söylediğimiz cümleler, neyi nasıl yapacağımızdan emin olsak bile ilk adımı atma zamanı geldiğinde bir an için büyük bir kaygıyı doğurabilir ve kaygı, her şeyin mahvolacağı bir sona en çok yaklaştığımız andır. Çünkü geleceğin sonsuz olasılıklar evreni, o ilk adımla birlikte daralmaya başlar. İlk adım büyüyü bozar; kontrolü elimizden alır, bizi kendimizle, tahminlerimizle, önyargılarımızla ve daha da önemlisi gerçeğin ta kendisiyle baş başa bırakır. Belki de bu yüzden her başlangıç, içinde bir son ihtimalini de taşır.

“Bu Baktığın Son Şey Olabilir”, sanatçının sadece bugün ne yaptığını ortaya koymuyor aynı zamanda önceki çalışmalarına da pek çok referans veriyor. Hafıza kavramını ve yaşanan şeylerin zihnimize nasıl kazındığını uzun zamandır işleyen sanatçı, kariyeri ilerledikçe hatırlama fikrini kendi geçmişinden gelen açık ya da örtük sembollerle ve gündelik yaşamın her yerde karşılaşılan parçalarıyla bir araya getiriyor. Nakış, onun için bir yandan terapi koltuğuna dönüşürken diğer yandan onu bir dokuma tezgâhının başında, imgenin kendisini aktaran bir hikâye anlatıcısına dönüştürüyor.

Geçmişte, örneğin Adana’yla özdeşleşen portakal imgesi üzerinden kurduğu anlatıdaki tekrarlı üslup, farklı dönemlerde farklı biçimlere bürünerek üretiminin temel unsurlarından biri hâline gelmiş. Bu sergide ise bu hatırlama biçimi halıda başka bir zamana açılıyor. Çocuklukla bağlantılı ve o döneme ait imgelerden beslenen motifler, bir yandan kişisel hafızanın en erken katmanlarına geri dönerken diğer yandan geçmişi bugün içinde yeniden kurguluyor. Böylece geçmiş, artık değiştirilemez, kabullenilmiş ve hatta anlatılan bir dönem hâlini alıyor ve adeta bir fotoğraf gibi anda donduruluyor. Sanatçı böylelikle kendi hafızasının geçmişten bugüne uzanan bir özetini izleyiciye bütün açıklığıyla açıyor. Tam da bu nedenle izleyiciye, her işin kendi içindeki sembolleri bir araya getirerek çözmesi gereken bir bulmaca sunuyor. İzleyiciler ise bu tanıdık ama çok kişisel bulmacayı çözerken sadece sanatçının geçmişini değil, kendi yaşamından parçaları da hatırlamaya başlar.

Boğa, bu bulmacanın ipuçlarını kimi zaman cümlelerle, kimi zaman sabırla işlediği formlarla, kimi zaman da kendi geçmişine dair referanslarla gizler. Tıpkı nakışların ilk bakışta birer fotoğraf sanılabilmesi gibi, işlerin ilk izlenimi bilinçli olarak yanıltıcıdır. Fakat ipliklerin, kumaşların, dikişlerin, hazır nesnelerin ya da neonların içinde kayboldukça, akıntıya karşı yaşanan bir hayatın izleri de ortaya çıkmaya başlar. İzleyici sanatçıya yaklaştıkça, onun işlerinde bıraktığı düğümleri kendi eliyle çözmeye başlar.

Bu işlerin her biri aynı zamanda sanatçının kendi iç dünyasına dönme biçimleri olarak görülebilir. Kendi gerçekliğine çekilip çalışırken yavaş yavaş beliren, sabırla işlenen bu çalışmalar, bir süre sonra ona yine kendisinin habercileri olarak görünür. Serginin en büyük işlerinden biri olan heykelde karşımıza çıkan, içine doğdukları ailenin kimliğiyle şekillenircesine “kendi malzemesine benzeyen" oyuncak bebekler ise, tıpkı bu şekilde geçmiş zamanın hayaletleri gibidir. Henüz yeni başlayan hayatların sembolü olan bebekler tüm canlılıklarına rağmen karşımızda sert, katı bir katmanın içindedir. Bu şeffaf, iç içe geçmiş ve katılaşmış bedenler, bir zamanlar var olmuş başka bedenlerin, zamanların ve ihtimallerin izlerini taşır. Sarı kütlenin içinden dışarı, yardım ister gibi uzanan uzuvları, hasarları, ürkütücü güzellikleri, donuk ve tekinsiz bakışlarıyla bu oyuncaklardan geriye kalan yığın, izleyiciye hafızasının karanlığından seslenir. Geçmiş zamanın hayaletleri ya da belki de gördüğümüz son şeylerdir bunlar. Olasılıklar ile zamanın geçiciliği arasında sıkışıp kalmış gibi gözükürler; hem başlangıcı hem de sonu temsil ederler. Her imge ve sembol birbiriyle konuştukça sanatçıyı başka bir içsel keşfe sürükler.

Tıpkı oyuncak bebeklerde olduğu gibi figürlerin, soyut ya da somut biçimde ortaya çıktığı işlerde benzer temalar özellikle ellerde ve ayaklarda kendini gösterir. Boğa, elleri ve ayakları deforme ederek gerçekliği bozar ve algıladığı ruh hâli üzerinden görsel bir dünya kurar. Eller ve ayaklar bedenin “etken” parçalarıdır. Sanatçı, beden uzuvlarını kendi hafızalarına sahip parçalar olarak ele alır. Her biri farklı şekilde üretir, farklı şekilde düşünür ve hatırlar. Eylemi gerçekleştiren, alet kullanarak, örneğin yazarak, çizerek ya da bir dikiş makinesini kullanarak yaratıcı süreci cisimleştiren; yürüyen, yer değiştiren; bedenin yaşamsal yükünü taşıyan; kimi zaman da onu tehdit eden şeylere karşı savunan, direnen veya karşısındakine saldıran uzuvlardır. Davranışların görünüşteki failleri onlardır. 

Belki de tam bu nedenle sanatçının figürlerindeki yüzler hafifçe soyutlaşır, silikleşir ve anonimleşir. Mustafa Boğa, sanki kimlikleri kişilerden ayırmaya, gerçekliğe kişiler üzerinden değil, onların temsil ettikleri değerler ve düşünceler üzerinden bakmaya çalışıyor gibidir. Bunu destekleyen bir başka unsur da hiçbir figürün adının olmamasıdır. İşlerin adlarında ya da künyelerinde bu insansı canlıların isimleri yer almaz. Sanatçı onları bildiğimiz şeylerle eşleştirmemizi isterken bilinçli olarak belirli kişilerin suretlerinden koparır.

Böylece figürler yalnızca bir insana ya da belirli bir anıya ait olmaktan çıkar ve onlarla karşılaşan herkese başka biçimlerde temas edebilir hâle gelir. Eller, ayaklar, onların jestleri, konumları ve kişiler arasında ima ettikleri ilişkiler üzerinden kendi yaşamlarımızdaki anları yeniden hatırlamaya, geçmişimizdeki çağrışımlarını aramaya başlarız. Ya da soyutlanmış bir imgenin neden bulanıklaştığını anlamaya çalışırken rüyalarımızın en belirsiz anları ve unutmaya yüz tuttuğumuz hafıza parçaları yeniden gün yüzüne çıkar. Çünkü bazen gördüğümüz ve aklımızda kalan son şeyler tam da bunlardır. Yitirdiğimizi düşündüğümüz şeyleri kabullenme ve onlarla yüzleşme süreci çoğu zaman hatırlamayla başlar. Dikiş makinesinin hareketine benzer şekilde zamanda ileri ve geri gider, işlere bakarken gözlerimizi kendimize de çeviririz.

Bu yönlendirme, sanatçının sergiyi oluştururken kendisiyle kurduğu anlam ilişkisinin de bir aynasıdır. Dikkatli bakıldığında, görsellikle ifade edilen duyguların ardındaki karşıtlık ortaya çıkar. Oysa sanatçı bunu serginin başlığındaki cümleyle daha ilk adımda bize fısıldamıştır: Bu baktığın son şey olabilir.

İzleyicinin yüzüne çarpan gerçekliğin sertliği; geçmiş, bitişler, hafızanın güvensiz doğası ve geride bırakma hâli aynı yanılsamanın ardına saklanmıştır. Parlak renkler ve canlı bir imgesellik sanatçının bilinçli bir yönlendirmesidir. Tıpkı yaşamın en ağır yanlarını, en hüzünlü anlarını ya da en derin korkularını zihnimizden silmeye ve onları daha güzel şeylerle değiştirmeye çalışmamız gibi, o da görsel dünyasını parlak ve canlı renklerle kurar.

Kullandığı malzeme de onun elinde aynı şeye hizmet eder. Kumaş, tıpkı gerçeklik gibi eğilip bükülür ve bazen bir şeylerin üzerini kapatır, onları gizler, bir tür “kamuflaja” dönüşür. Fakat bu, saklayanın ve saklananın zaman içinde yer değiştirdiği iki taraflı bir kamuflajdır. Aklımızda neyin kaldığı, gördüğümüz son şeyin ne olduğu fikri burada yeniden karşımıza çıkar. Çünkü bir şeyi kamufle etmek, geçmişi geride bırakmak ve bazı şeylerin üzerini kapatmak için başvurulabilecek bir yöntemdir. Yine de üzeri örtülenin tamamen kaybolmadığını biliriz. Geçmiş yeniden ortaya çıkabilir; hatırladığımız görüntü, tam da bu nedenle içinde bir tedirginlik taşır.

“Bu Baktığın Son Şey Olabilir” başlığı, her şeye rağmen devam etmenin ve keskin sonların ihtimaline rağmen yeni bir adım atmanın cesaretini de taşır. Bu motivasyon sanatçının üretimine yansır. Konfor alanı yaratan durağan bir mükemmellik yerine anlamın farklı biçimlerini aramayı tercih etmesinin nedeni de budur. Hikâyesini anlatmanın yeni yollarını denerken düşme, hata yapma ya da başarısız olma ihtimallerini göze alır. Bu anlam arayışı onu yalnızca nakışa saplanıp kalmaktan kurtarır; kendini kimi zaman bir halıda, kimi zaman bir yorganda, kimi zaman bir neonda, kimi zaman da epoksi ve hazır nesnelerle oluşturduğu işlerde gösterir. Malzemenin değişmesi, anlatının da değiştiği anlamına gelmez; aksine aynı hafızanın farklı yüzeylerde yeniden ortaya çıkmasını sağlar. Nakışta katman katman, zamanla ortaya çıkan görüntü, halıda çocukluğun izlerine, heykelde parçalanmış bedenlere, yorganda ise dokunmak isteyeceğimiz hacimli bir kabuğa dönüşür. Malzemeler değiştikçe anlatının yüzeyi de değişir ama derinlerdeki hafıza, beden ve son fikri aynı kalır.

Bana göre sanatçının tedirginliği yöneterek yeni bir adım atabilmesi, ifadesinin en samimi, insani ve cesur yönünü oluşturur. Geçmişi, yorgunlukları, dışlanmışlıkları ve küskünlükleri yok saymayan; tam tersine onları birer kaldıraç olarak kullanan bir ifade biçimidir bu.

O hâlde yazıyı bitirirken en başa dönelim: Gördüğümüz son şeyin ne olmasını, neyi hatırlamayı isteriz?

Bu soruyu sanatçının da kendisine sorduğuna inanıyorum. Fakat bir cevap bulmayı düşündüğüne inanmıyorum. Çünkü soru bize bir sonu işaret etse de aynı anda yeni bir başlangıcın kapısını aralar. Belki de yapılabilecek şey, cevabı bulmak yerine yola devam etmektir. Geleceğin ne getireceğini bilmeden, geçmişin ne kadarının bizimle geleceğini de tam olarak kestiremeden.

Bunu en iyi bilen, bu hikâyeyi anlatan kişinin kendisidir. Sanatçı her defasında başka bir biçime bürünerek hikâyesini yeniden anlatır. Baktığımız, hatırladığımız ve belki de göreceğimiz son şeyi değiştirir.

Yeniden ve yeniden.

0 Comments

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.