*Bu metin Fulya Çetin'nin 23.01–14.03.2026 tarihleri arasında Galeri Nev İstanbul'da gerçekleşen "Rüzgârla Büyüyen" sergisi üzerine ArtDog için yazılmıştır.Rüzgâr
nereye eserse
oraya gidiyorum1
Üç yıl önce, 2023 yılının Haziran ayında kısa bir tatil için Çıralı’dayız. Buraya son gelişimin üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen neredeyse her şey hatırladığım gibi. Hatta bu defa eskisinden daha sakin ve sessiz.
Kaldığımız sahile yakın pansiyonun karşısındaki kafede bir şeyler içerken Gizem bahçedeki yavru köpeklerden birini kucağına alıyor. Bu anın fotoğrafını çekiyorum, o da sosyal medyada paylaşıyor. Kısa süre sonra Fulya’dan bir mesaj alıyoruz. Bizi Çıralı’daki evinde davet ediyor.
Sonraki akşam o eve ilk kez gidiyoruz. Olimpos’a giden yolun üzerinden başka bir yola sapılıyor. Bir patikanın yanında, ağaçların ve bitkilerin ortasında sağımızdaki bir yükseltide üç müstakil ev var. Fulya ortadakinde yaşıyor.
Taksiden inip eve giriyoruz. Fulya gün batımını kaçırdığımızı söylüyor mutfakta bir şeyler hazırlarken. Salonun sürgülü kapısından geniş verandaya geçiyoruz. Deniz yönüne doğru, karşımızda uzanan bitki örtüsünü, kıvrılan yolları ve ilerideki tepeleri görebiliyoruz. Kuş sesleri ve yaprak hışırtıları rüzgârın uğultusuna karışıyor. Saatler öncesinin İstanbul trafiğinden eser yok. Ne bir araba kornası, ne de motor gürültüsü. Yollardaki aydınlatma direkleri dışında tek ışık bulunduğumuz bu evden geliyor. Başka bir zamana ve başka bir gerçekliğe geçmiş gibiyiz.
Üçümüz o verandada bir şeyler yiyip içiyor ve gecenin geç saatlerine kadar konuşuyoruz. Fulya bu evde tek başına nasıl yaşadığını, nasıl çalıştığını, yazların ve kışların nasıl geçtiğini, kimi zaman rüzgârın pencereleri sallayacak kadar şiddetli estiğini anlatıyor.Yüzünde haklı bir gururun gülümsemesi var.
Pansiyona dönerken hafiflemiş gibiyiz. Tatilin son gününde nihayet Olimpos Antik Kenti’ne gidiyoruz. Kentin kalıntılarının diplerinde, nehrin kıyısında, yeşil yaprakların arasında bir ışık hüzmesini fark ediyoruz. Burası Fulya’nın geçen gece bize tarif ederken “peri masalı gibi," dediği yer. Yaprakların içinde havada asılı kalmış şekilde görülmeyi bekleyen yusufçuğun ince kanatları, öğle güneşinin altında rengârenk gözüküyor. Bir medeniyetin burada kurulmasına şaşırmamalı. İnsanın doğanın ilhamından bağımsız olabileceğini hayal edemiyorum.
Aradan iki yıl geçiyor. Yine aynı eve geliyoruz; bu defa yalnızca Fulya’yı görmek için. Birkaç günümüz var. Sabahları birbirimize sevdiğimiz şarkıları dinlettiğimiz yirmi dakikalık bir yolculukla sahile iniyoruz. Fulya denizden çıktıktan sonra genellikle saçlarını ya topluyor ya da hızlıca örüyor. Saçının rengi ve biçimi hem dünyayı nasıl gördüğüyle hem de o anki ruh hâliyle ilgili. Fulya’nın işlerinde saçlar tıpkı bitkiler gibi önemli bir motif. Uzun zamandır saçlar üzerinden düğümleri ve çözümleri düşünüyor, farkındayım. Eski sorulara yeni cevaplar arıyor, tıpkı Çıralı’ya yerleşme kararındaki gibi. Anlıyorum ki amacı burada köklenmek değil, kendisini anlamak, değişmek, şifalanmak ve şifa vermek. Fulya cebinde birçok nadir bitkiyle gezen bir otacıya benziyor, saçlar da bitkilere.
Öğleden sonra geri dönüyoruz. Evin gün içinde ve gece nasıl göründüğünü, kuşları, bitkileri ve çevredeki hayvanları (Fulya’nın beslediği kediler ve çalıların arasında gezinen utangaç kaplumbağalar var) izliyoruz. Diğer zamanlarda telefonlarımıza nadiren bakarak ya verandada ya da salonda uzun uzun sohbet ediyoruz. Büyük kanepenin arkasındaki duvarda öğrencilerinin çizdiği desenler, beğendiği sanatçılardan topladığı veya kendi yaptığı işler var. Renkleri ve çeşitliliğiyle bir ormana benziyor burası. Duvarın karşısında ise tepeler var. Ormana karşı orman, betona karşı toprak.
Fakat asıl zamanı evin yanındaki atölyeye saklıyoruz. Burası, gün ışığını doğrudan alan, yüksek tavanlı, genişçe bir alan. Atölyede özellikle son dönemde tamamladığı ya da üzerinde çalıştığı işler var. Vegan ipek üzerine yaptığı işleri tek tek açıyor, duvara tutup ya da yere serip bir süre inceliyor ve bir sonrakine geçmek için yeniden katlıyoruz. Bunların yanı sıra, farklı mecralarda, örneğin kağıt üzerinde, ürettiği çalışmalar da var. Bazen atölyenin dışına, verandaya çıkıp ara veriyor, kendimizi yeniden manzaraya bırakıyoruz. Bu böyle saatler sürüyor. Fulya açılan her işin hikâyesini, nasıl ve hangi boyalarla çalıştığını, deneme süreçlerini, hangi bitkileri kullandığını ve bitkilerle ilişkisini anlatıyor. Kullandığı bitkilerin o bölge için ne ifade ettiğini, hangi mitlerde geçtiğini, bitkiler hakkındaki bazı inanışları, çevredeki insanların toprakla ilişkisini konuşuyoruz. O anlattıkça ben de bazı şeyleri öğreniyorum; örneğin karabiberin hangi uzunlukta olduğunu, ya da gülhatminin yapraklarının neye benzediğini ayırt etmeye başlıyorum. Bir yandan Gizem’le dönüşümlü olarak işleri, bitkileri, manzarayı ve hep beraber geçirdiğimiz zamanı fotoğraflıyoruz. Fulya’nın bir süre sonra yeni sahiplerine bırakacağı evin son misafirleriyiz belki de.
Son gün tüm kumaşları iki büyük valize zorlukla sığdırıyoruz. Pencereler kapatılıyor, kapılar kilitleniyor, koltukların üstü örtülüp bulaşıklar yıkanıp yerlerine kaldırılıyor. Evden çıkmadan önce verandadaki kaplara hayvanlar için mama ve temiz su bırakıyor Fulya. Havaalanından kiraladığımız küçücük araca sığışıyoruz; bavullar, çantalarımız ve biz. Geri dönüyoruz.
Aradan birkaç ay geçiyor. Bavullar bir süre evde misafirimiz oluyor. Bizim toprağımıza ekilmiş tohumlar gibi açılıp bir sergiye dönüşmeyi bekliyorlar. Bu sürede Fulya’yla zaman zaman konuşuyoruz. Hem yeniden İstanbul’a alışmaya çalışıyor, hem de aynı anda sergiyi kurguluyor heyecanla. Yapı Kredi Kültür Sanat’ta devam eden sergisini ve oğlu Can’ın Barın Han’daki işlerini geziyoruz birlikte. Bazen de telefonda ya da bir açılışta karşılaştığımızda konuşuyoruz. Aklında sergiyle ilgili birçok soru var: Duvar rengi ne olmalı, eserleri nasıl asmalı? Peki ya projeksiyonlar? Zihnime dolan tüm cevaplara rağmen susuyorum. Onun tüm bu düğümü nasıl çözeceğini merak ediyorum. Ve sonra sergi adına karar veriyor: Rüzgârla Büyüyen. Verandadaki manzarayı ilk kez gördüğüme benzer bir şey hissettiriyor bu ad bana. Çünkü bitkiler, doğa ve insan rüzgârla büyür. Büyümeyi henüz öğrenmeyenler ise dersini savrularak alıyor.
Olimpos’a ilk geldiğinde bahçeye bazı bitkiler ekmiş. Ancak onlar zamanla büyüyüp birbirlerine karıştığında budamak için komşularından yardım istemiş. Bitkiler çevresiyle kurduğu bağın aracısı olmuş. Yeniden güvenmeyi öğretmiş ona belki de. Fulya bu uyumlanma ve tek başına yaşama deneyimini bir kadınlık pratiğiyle ilişkilendiriyor. Bu süreçte kendisini, şefkate, bakım vermeye ve aynı zamanda doğanın bir çocuğuna dönüşmeye, sabırla öğrenmeye, büyümeye açmış. Kendi derinlerine dalmış, kendi ormanlarında yürümüş, seslere kulak vermiş. Rüzgârın ardından gitmiş.
Aradan kısa bir süre daha geçiyor; Mısır Apartmanı’ndayım. Sergi kurulumunda galeriye uğruyorum. Kurulumlarda yaşanan karmaşayı, oluşum sürecini çok seviyorum. Galerinin ormanı takım çantaları, ışıklar, henüz kurumuş duvar boyasının kokusu, ayarlanmamış aydınlatma düzeni, koşturmalar, mekanik sesler ve uğultulardan oluşuyor. Sergi ortaya çıktıkça tüm bu zaman boyunca Fulya’nın anlattığı her şeyle yeni bir bağ kurmaya başlıyorum.
“Rüzgârla Büyüyen”, adlandırılmamış şeylerin, hislerin, ortaklığın, büyümenin, rastlantısallığın, plansız diyalogların, uçuculuğun ve hafifliğin izlerini barındırıyor. Sanki zamanın akışıyla, gecenin kendisiyle, usulca büyüyen bitkilerin, yaşayan hayvanların ve kendine bir yol arayan rüzgârın sesiyle konuşuyor Fulya. Olimpos’a yerleştiği zamandan bu yana büyüttüğü fikirlerin izlerini kumaş, boya ve ışıkla sürüyor. Özellikle seçtiği vegan ipek, bazen bir fonun kendisine bazen de bir katmana dönüşüyor. Her şeyin odağında kendi karakterleriyle bitkiler var. Fulya, bu bitkileri işlere kendi boyutlarıyla yerleştiriyor. Antik bir medeniyetin yanı başında, ıssızlığın ortasında, insanlardan arınmış bir hâlde, cesurca kendisiyle yüzleşerek, bize bir yol sunuyor. Modern zamanların acıyla kutsanmış, savaşlar, iklim krizleri, ekonomik açmazlar, toplumsal çatışmalar ve hastalıklarla test edilen doyumsuz insanına doğanın şefkatini hatırlatıyor.
Kadim bir medeniyetin parşömenlere yazılmış bilgeliğinin parçalarına benzeyen bu işler bize doğayla barışmanın doğamızla barışmak olduğunu, bitkilerin ve hayvanların dostluğunun iyileştirici gücünü aktarıyor. Dikey nehirler (hayır şelaleler değil) gibi, galeri mekânının tavanından yere dökülüyor, zeminde toplanıyor, üst üste katlanıyor, birikiyor ve dönüşüyor. İpek, bir hayalet gibi yerçekimiyle kayıp düşerken bitkiler oldukları gibi, büyüdükleri ve serpildikleri gibi yükseliyor; adeta mekânı taşıyan mimari sütunlara dönüşüyor. Bitkiler insanı taşıyan doğa gibi yaralarımızı sarıyor, bizi bağrına basıyor, şifa veriyor.
Fulya’nın işleri—kumaşlar, boyalar, bitkiler, sesler ve hareketli görüntüler—Galeri Nev İstanbul’u zihninin karanlık odasına ve bitkilerin kara kutusuna dönüştürmüş. Saçlar ise otorite ve disiplinle bağlantılı. Fulya farklı işler üzerinden bir kadının saçlarının uçuşmasının, rüzgâra karışmasının hissiyatını sorguluyor. Kente ve kırsala dair politik bir söylem üretiyor saçların formuyla. Saçlar bitkilerin nasıl büyüdüğünü, bir bahçenin nasıl oluştuğunu, tekilliğin ve çoğulluğun ihtimallerini ima ediyor. Galerinin koyu duvarlarında ve ipek kumaşların üzerinde uçuşuyor, yayılıyor ve dokundukları her şeyi kapsıyor. Hayatla dolu saçlar topraktaki bitkileri, “toprak ana" Gaia’nın kılcal damarlarını andırıyor; gökyüzünün göçebe kökleri gibi salınıyor rüzgârda. Sergiyi gezdikçe bize fısıldayan şeyin bizden ne kadar büyük olduğunu hatırlıyorum.
Fakat galerideki manzara Olimpos’taki verandada gördüklerimin ve işittiklerimin toplamından farklı; burada geçmişin kentli gölgelerini seçebiliyorum. Fulya bir umudu yeşertirken bir başka karanlığı da terbiye ediyor sanki. Serginin ikinci bölümünde gösterilecek Ormanın Cadıları (2025) adlı video bu hissi somutlaştırıyor. Bu tekinsiz gözüken loş ormanda, uçuşan saçlarıyla siulet hâlindeki cadılar yaşıyor. Müziğin fısıltılarla dolu ritimleriyle birlikte ağaçların arasında usulca beliren formların her biri, Echo’nun sesi gibi soluyor. Karanlık, içimizdeki karanlığa bakıyor; ona elini uzatıyor, bizi kendimizle ve doğanın iyileştirme gücüyle yüzleştiriyor.
Galeriden çıkarken zihnimde rüzgârın sesi var.
1 Zen Budizmi’ne bağlı gezgin keşiş Taneda Santōka’nın Otlar ve Ağaçlar Tapınağı (Sōmokutō -「草木塔」) şiirlerinden 1926-1933 yılları arasında yazıldığı düşünülen bir haiku.




0 Comments
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.